
Önce müzik...
Sonra şarkıcı...
Sonra ifade...
Sonra klip...
Sonra süsleri...
Sonra yorumları...
Her şey sonra...
Önce müzik...
Bu söyleşi, şık bir ofisin iri odasında, söyleyeceği çok sözü olup da, bunların yanlış
anlaşılmasının deneyimli tedirginliği içinde olan genç bir müzisyenle yapıldı.
Düşündüklerine ve yaptıklarına inanan her sorumlu insan gibi, o yine de içinden geldiği
gibi ve bence biraz da hızlı konuştu.
Randevuma giderken teybimi almayı unutmayıp da, sözcükleri keçe uçlu bir kalemle
kovalamak zorunda kalmasaydım, ateş eder gibi konuşmasına aldırmazdım sanırım. Ama
olsun... Bence hepsine değdi. Hatta neredeyse, söyleşi randevusu için menajeriyle
yaptığım on sekiz telefon görüşmesine bile... İşte sizler için, yorumsuz, içten, magazinin
uzağında ve el emeği, göz nuru bir röportaj...
Çelik, sana ulaşmak zor mu?
Bazen zor, bazen de değil.. Plan ve programın önemi var. Çok çeşitli konularda bir çok
kişiden görüşme talebi alıyorum. Bu yoğun tempo içinde bazen ulaşılmaz olmak mümkün
tabi...
İlk olarak, konservatuarda aldığın temel müzik eğitimini sormak istiyorum. Hangi
müzik aletlerini çalabiliyorsun? Eğitiminin enstrümantal güzergahı nedir?
Ben esas olarak kontrbas çalıyorum. Nota bildiğim için gitar çalmayı da çok rahat
öğrendim. Belli bir temel alındıktan sonra müzik aletlerinin hepsi çalınabilir. Bunun püf
noktasını, herhangi bir aleti çalmayı öğrenirken öğrenirsiniz ve işiniz kolaylaşır, ama bunu
söylerken, ustaca çalmaktan sözetmiyorum. Çalabilmek ve çalmayı öğrenmekten
sözediyorum. Müzik aleti çalmayı öğrenmek kulak duyumuna ve bol etüt çalışmasına
bağlıdır. Ustalık için 10-12 yıl o müzik aletiyle yaşamak gerek. Ben çok iyi kontrbas
çaldığımı, bunun yanı sıra gitar ve bas gitar çalmayı bildiğimi söyleyebilirim.
Gitarının markası nedir?
Antonio Sanches...
Kasetlerinin üretim aşamalarından sözeder misin? Stüdyoda özellikle titizlendiğin, seni
sinirlendiren, tedirgin eden noktalar oluyor mu?
Stüdyo çalışmalarının sonuna doğru bayılacakmış gibi hissettiğimi söyleyebilirim. Finale
doğru es geçtiğim bazı bölümler olduğunu bile itiraf ediyorum. Bir işin üzerine fazlasıyla
yoğunlaştığın, o işten kafanı kaldıramadığın zaman böyle bir yere gelebiliyorsun. Kaset
çalışmalarımda da genellikle böyle olur. En çok titizlendiğim şeyler nüanslardır. Şarkının
yumuşak, kızgın, öfkeli, hırçın okunması gereken yerleri olur. İçinden gelmezse,
hissedemezsen yapamazsın.
Çelik, popüler olmak ve çok sayıda müziksevere ulaşmak, sence müzikaliteden ödün
vermeyi gerektiriyor mu? Yani, hiçbir ticari ve popülarite kaygın olmasaydı da, aynı
şarkıları, aynı müziği yapar mıydın?
Ben bu söylediklerime yakın yaşıyorum... Para kazanmak ya da zirvede olmak için içime
sinmeyen müziği yapmam. Örneğin, kasetimde oryant denilen doğu müziği kökenli unsurlar
kullanmadım. Zurna, darbuka, tef yok. Ritm olarak dahi bu tür oryantal özelliklerden uzak
tuttum müziğimi. Türklerin yakın olduğu bir alt yapı var. Ben bunu oryantal bir kalıba
oturtmadan ve batı müziği ile örtüştürerek oluşturdum. Tabiiki, mutlaka kaliteli olmalı.
Benim öncelikle verdiğim şey müzik kalitesi. Stüdyoda verilen emeği kimse bilmez. Hiç
kimsenin, senin müzikal birikimine sahip olma zorunluluğu yoktur. Dinleyici seni bir bütün
olarak ele alır, görür, kulağına bakar, gözüne bakar, sözüne bakar. Sözle davranışının
uyumuna bakar ve gerekli olan iletiyi alır. "Adam burda tef kullanabilirdi, satışını da
arttırırdı, helal olsun kullanmamış" demez. Ama bir bütün olarak baktığı için de yaptığın iş
ile yaşadığın hayatın genel gerçeklerini daha doğru görebilir.
Gündüz açık havada başka, akşam meyhanede başka konuşan, adam kalamaz zaten. Sen
kişiliği kendine giydiremezsin. Uğur Dündar, Frank Sinatra olayım diyemezsin. Sözlerini
yaşam biçimine aktaramazsan, havada kalırsın. Sözün, kılığın, yaşam biçimin, politik
görüşün, insanlara nasıl baktığın önemlidir. Yoksa, ticari olabilmek için, kısıtlı bir zeka
yeterli. Kılık, kıyafet, oryant unsurlar falan...
Böyle para kazanılır, sanatçı olunmaz. Seninle, hiç eğitim görmemiş bir insan da senin gibi
konuşabiliyor, düşünebiliyorsa, Türkiye'de 70 milyon sanatçı var demektir. Bu düşünce
biçiminin içinde olmak bile sanatçı olmaya aday olmak demektir.
Sanatçı yaratır. Tanrısal özelliği vardır sanatçının. "Sanatçı" derken de yanlış anlaşılmak
istemem. Sonuçta üretir bu adam işte... Fikir iletişimin var mı, yok mu? O iletişimin
toplamına ne diyorsun? İster "sanat" de, istersen başka bir şey... Ama senin günlerini,
yıllarını verdiğin herşey, insanların karşısına çıkardığın küçücük bir yanlış ile, bir saniyede
harcanabilir. Bir bakarsın uzun yılların birikimi yok oluvermiş.
Ticari olmaktan söz ederken, şunu hatırlamak gerekir. Çok kaliteli birşey de ticari olabilir.
Kalitesiz bir şey de ticari olmamış olabilir. O tam bir yıkım. Çok kalitesiz ve ticari o kadar çok
şey var tabi... Türkiye'de son otuz yıldır dinlenen parçaları inceliyorum. Bugünkü anlayışla
o kadar çok ortak noktaları var ki... Örneğin, Türkiye'de 4 dakikayı aşan parça dinlenmiyor.
Minör tonlar dinleniyor. Bu konuda bir kitap çalışması yaptığım için fazla örnek vermek
istemiyorum ama sonuçta, ticari ve hap iş yapmanın formüllerini bulmak zor değil. Benim
amacım kaliteli iş yaparak para kazanmak, para kazanmak için iş yapmak değil. Yani, yine
bunları yapardım...
Son zamanlarda Türk Pop Müziği'nde alıntı müzikler konuşulur oldu. Bazı bestelerin,
ait olmadığı imzalar taşıyor olduğu söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Yaratıcı olan adam daima yaratıcıdır, taklit eden de daima taklitçi.
Beste için esin aldığın andan, kasetinin insanlara ulaştığı ana kadar olan süre içinde
seni en çok heyecanlandıran şey nedir? Nasıl duygulanır, nasıl hissedersin?
Ben çok soğukkanlı bir insanım. Bacağımdan vuruldum, doktora gidip pansuman
yaptırdım. Kaza yapar, arabanın içinden çıkıp, bu kazayı nasıl yaptım diye sinirlenir, taksiye
atlar eve giderim. Soğukkanlıyım ama aynı zamanda sinirliyim de... Ben burada konuşurken,
sen orada kağıtları incelemeye kalkarsan, küllüğü alıp kafana geçirebilirim. Şimdi böyle
soğukkanlı ama reaksiyonel bir yapıya sahibim. Bu yüzden kolay heyecanlandığımı
söyleyemem.
Şarkı yaparken genellikle sözlere takılırım. Sözleri yakalamaya çalışırım. Sana "bebek"
dediğimde neler gelir aklına? Ben o sözle, bütün birikimimi aklımda formatlıyorum. Belki de
aslında şarkı orada bitiyor... Sonra müzikal dil... Sonra şekillenme... Stüdyo ve bütün
tamamlayıcı unsurlar, aslında şarkı bittikten sonra gelir.
Türkiye'de pop müzik camiasında kendini nasıl konumluyorsun?
Doğanın gereği olarak herkes birbirinden farklıdır. Bu benim kendi dar piyasam için de
geçerli. Ben kendi tarzımı ve kendi yolumu belirledim. Kendi kendimi yeniledim.
Duygularımı ortaya koyarak ve ilkelerimi koruyarak güzel şeyler yapmak istiyorum.
Kendimi ne çok farklı bir yere, ne de bir çok kişinin arasına koymak istiyorum. Yapılan işleri
değerlendiriyor, seyrediyorum.
Evet ama pop müzik adı altında çok fazla sayıda isim ve çalışma var; Farklı bir yere
koyduğun sanatçılar yok mu?
Levent Yüksel. İşte hemen söylüyorum. Onu kendime çok yakın buluyorum. Doğal, sakin,
iyi müzisyen, sesi çok güzel. İki üç enstrüman çalıyor ve iyi çalıyor. Bu çok önemli bir şey.
Ben bu konuda mütevazi değilim. Seni birilerinden ayıran özellik, tanrı vergisi.
Sahiplendikten sonra geçmiş olsun. Michael Jackson'un sesini hatırlayabiliyor musun?
Çok başkadır. Jody Foster'la Hülya Koçyiğit'i kıyaslayarak düşünür müsün? Ya da Phill
Collins ile Burak Kut'u yan yana koy. Benim koyduğum fark budur. Aşkın Nur Yengi de
belli ilkeleri olan, onlardan ödün vermeyen, yetenekleri olan ve insan gibi yaşayan biridir.
Onları ayrı bir yere koyarım.
Çok eskiden yanlızca şarkılar, şarkıcılar bilinirdi. Zamanla besteciler tanınmaya
başlandı. Bir süredir aranjörler, klip yönetmenleri gibi işin mutfağında olan insanlar da
tanınıyor. Sen müzikseverin hangi anlamda daha seçici olmasını, neleri
farkedebilmesini arzu edersin?
Önce müziği... Müzik konusunda seçici olmasını isterdim. Önce müzik. Çünkü zaten konu
müzik... Enstrümanlar var. Beste var, esası o... Sonra söz, sonra şarkıcı, sonra ifade, sonra
klip, sonra süsleri... Her şey sonra. Önce müzik... Çırılçıplak ve yapayalnız. Şarkılara böyle
bakabilmek, ucuz tuzaklara düşmemek gerekir.
Türkiye'de müzikseverin sanatçılar hakkındaki değerlendirmelerini oluşturan çeşitli
unsurlar var. Genel imajı, duygusal birliktelikleri, sansasyonel açıklamaları, kavgaları
vs. Bir sanatçının, bütün bunları dikkate alarak davranış biçimlerini gözden geçirmesi
gerektiğini mi düşünüyorsun, yoksa toplumun gözü önünde olsa bile, kişinin özgürce ve
dilediği gibi davranmasının hakkı olduğunu mu?
Özgürce ve dilediği gibi davranırsa çok yanlış anlaşılır. Hoca gibiyse maya çalıyor,
karaktersizce para çalıyor, sanatçıysa bağlama çalıyor. Ben özgürüm ama böyle birikimde
insanlar var ki, sen daha leb demeden sürahi diyeceğini anlıyor. Belki kısıtlamaların olması
gerekiyor. Aziz Nesin bile insanlara anlayış gösterilmesi gerektiğini anladı. Sonuçta
idraklara hitap ediyorsun. Seni taktir edecek bir kitlenin önünde olduğunu unutmadan
konuşman ve dikkatli olman gerekiyor. Tanrı için günah var mı? Yok. Günahlar, insanlar
için vardır. Söyleyeceğin ve söylediklerinin çekileceği yere dikkat etmek zorundasın. Ben
dikkat etmek ve gerekiyorsa kendimi sınırlamak zorundayım. Şöyle düşün. Yaşamını
Tanrı'ya bağlamış ve bu düşünceyle yatıp kalkan bir adama, sen kalkıp da tanrı yok dersen,
ölür adam. Ya da seni öldürür. Dikkat etmek gerekiyor. Bin tane ufuk açacak sözler vardır.
Sevgililik gibi bir yerde. Bugün "seni seviyorum" diyorsun, yarın da "Allah belanı versin".
Bir sanatçının herşeyi kapsaması, anlaması ama herkesten de farklı olması gerekir. Kendimi
ne şekilde kısıtladığımı şöyle özetliyorum: Yaşarken değil, yaşadıklarımı açıklarken...
Düşünürken değil, düşündüklerimi dillendirirken kısıtlıyorum. Yaşarken özgürüm yani...
Çelik, arabana bindiğinde, evine gittiğinde, yani kendine ayırdığın zamanlarda ne
dinliyorsun? Dünya müzisyenleriyle kendini ve Türkiye'deki meslektaşlarını kıyaslar
mısın?
Onlara bin dersen, bize de beş falan de. Küçümsemek için söylemiyorum. Belli koşulların
belli sonuçları vardır. Bir sanatçı için neler gerektiğini düşünelim. Bir Tanrı vergisi olan
yetenek. Michael Jackson, Tina Turner, Bon Jovi...
Şu ana kadar Türkçe bir şey duyamadım, Türk Müziği dinlemiyor musun?
Türkçe dinlemiyorum... Bak bu saydıklarım keskin ve farklı yeteneklere sahipler. Bunu elde
etmenin yolu yok. Bu sana verilmiştir ya da verilmemiştir. Tabi, iş bununla bitseydi
Türkiye'de de bunlardan çok olurdu. Ama ne yazık ki yetmiyor. İkincisi eğitim. Dünyanın
en iyi virtüözleri akademisyenlerdir. Rockçının davulcusu ritm öğrencisidir. Müzikal
değerleri aşmak için doğru ve zengin bir eğitim gerekir. Üçüncüsü, bir sanatçı için yetenek,
eğitim dışında akıl ve fikir gerekir. Adamın fikri vardır, söyleyeceği sözü, mesajı vardır.
Yazmayı biliyorsun, çok iyi, çok güzel yazıyorsun... İyi ama yazacak bir şeyin yoksa, sen de
yoksun... Dördüncüsü, bir sanatçının varolabilmesi için, ki o sanatçı toplumla birlikte ve o
toplumun içinde varolacağına göre, menajerlik ve organizasyona ihtiyacı vardır. Beşincisi,
o sanatçı yaptığı herşeyi insanlara ulaştırmak ister. Yani insanların onun yaptıklarını
değerlendirebilmesi, onu anlayabilmesi gerekir. Onlar bin, biz beş derken söylemek
istediğim bu işte. Bütün bu koşulları ve olanakları düşündüğümüz zaman küçümsenecek
bir durum olmadığı ortada. Eğer birşeyleri küçümsemek gerekiyorsa, bütün bunları birlikte
değerlendirmek gerekiyor.
Sanatçı olmaktan sözetmişken, bir şey daha söylemek istiyorum. Örneğin, sex. Biriyle
sevişirsin, sonra başka biriyle... Sonra başka.. Bir, beş, on, yirmi. Sonra sıkılırsın. Akıl
olarak iletişim kurmak isteyeceksin mutlaka. Bu yetmeyecek sana.. Düşünce yolculuğuna
çıkmak isteyeceksin. Gözünden, bedeninden yüreğine ulaştırmaya çabalayacaksın
birşeyleri. İşte sanatçının yapması gereken budur.
O yirminin içinde olmak ve kolayca tüketilmek değil, yüreklere ulaşmaktır yapılması
gereken. Kim sanatçı, kim değil? Mesela Atatürk en büyük sanatçıdır. Hepsine öğretmenlik
yapmış. Her konuda çok kapsamlı bilgi sahibi ve yol gösterici olmuş.
Stüdyoda bir şarkıyı baştan aşağı söyleyip bitiriyor musun? Yoksa deneyerek doğru
olanı bulmaya çalışıyor, stüdyo olanaklarından yararlanarak sesini değiştiriyor musun?
Kayıtta bir kerede bitiremem, yirmi kere falan okurum, en güzel olanı bulana kadar...
Mükemmele yakın bir şey çıkarmaya çalışırım. Çünkü kaseti bir kere yapıyorsun.
Konserlerin eğlence mekanlarından farkı nedir sence?
Konser daha ciddi tabii. Eğlence mekanlarında o ciddiyet yerini eğlenme arzusuna
bırakıyor insanlarda.
Kalıcı olmak iyi olmaya eşit bir değer midir? Kalıcı olan ama kötü olan çok şey yok mu?
İyi ve kötü çok görecedir. Tabii ki kalıcı olan çok fazla kötü şey olabilir. Ama iyi ve kötü
kaypak sözcüklerdir. Ben tek başına yeteneğe değer vermiyorum. Sesin çok güzel, iyi...
Eğitim yok, fikir yok. Kadın döven, cümle kuramayan ama iyi gırtlağa sahip. Böyle sanatçı
olunmaz. Herşeyden önce metodsuz eğitimi at bir kenara. Söylediğin yaptığını, yaptığın
anlattığını tutsun.
İdealinde müzik, aşk, hobilerin ve para ne şekilde buluşuyor?
Varlıklı büyümediğim için, para kazanmam gerektiğini hissederek yaşadım. Ama parayı
hiçbir zaman sevmedim ve hala da sevmiyorum. Çok gerekli olduğunu biliyorum. Sevdiğim
işi yaparak ve inandığım gibi yaşayarak para kazanmak isterim daima. Kimseye muhtaç
olmak, ağız kokusu çekmek istemem. Bu yüzden para istiyorum. Ama asla paranın kölesi
olmam. Şöhret ve aşka gelince...Bak bunları ilk defa söylüyorum. Bunlar hayatımda çok şey
değiştirdi. Eskiden çok kıskançtım. Şöhretle attım onu. Yanımdaki kadın nereye bakıyor,
kime bakıyor diye kaygılanmalarımı böylece yitirmiş oldum. İstiyorsa yanımda olur,
istemiyorsa olmaz. İdeallerim... Evet, başka... Mesela dinleyici konserleri vermek isterim.
Tiyatro konseri gibi... Enstrüman olarak, ruh vererek... Onlar insanı alır ve başka yerlere
götürür.
Bazen, insanlar tarafından tanınmıyor olduğun eski günleri, yoldan geçen herhangi bir
genç adam olmayı özlüyor musun?
Şu anda bulunduğum yer çok güzel. Okulda kalabalıktan sıkılırdım. Bana bakıldığında
rahatsız olurdum. Hoş bazen hala oluyorum ya... Yanımda birisi oluyor... Ya, bu adam ne
bakıyor bana diyorum... Manyak mısın diyorlar, seni herkes tanıyor... Çok sıkıntılıyımdır,
asansöre binmeyip, otuz katı sıkılmadan çıktığım olmuştur. Her söylediğimin çok çabuk
yapılmasını isterim.
Tabiatım bu. Tabii ki herkesin seni tanıması ve ilgi göstermesi bazen sıkıntı verebiliyor.
Bundan çok hoşlanmama rağmen kaldıramadığım zamanlar da olmuştur. İnsanın yapısı
hiçbirşeyi aralaksız aralıksız olarak yaşamaya uygun değil ki.
İzole bir yaşamım olduğu doğru. Arabayla evimden alınıyor, havaalanına götürülüyorum.
Kendi başıma pek bir şey yapamıyorum. Ama bu benim için çoğunlukla güzel diyebilirim.
Barları zaten sevmem. Haftada beş gün barda çalışıyorum. Hem de on yıldır. Böyle bir
özlemim yok. Bir tek şey sıkıyor beni. Duygusuz ve anlamayan gözler. binlerce göz içinde
bir tek göz görürsem duygulu, ona hitap ederim.
Ben bir şeyler paylaşmak isterim, zaman geçirmek değil. Etki uyandırmak, bunu hissetmek
isterim. İnsan beğenilmek için yaşıyor. Beni beğen, beni çöz, beni yaşa... Herşeye rağmen
daralabiliyorsun. Zaman zaman ilgiden daraldığım olmuştur.
Çelik, hiç özel soru sormadım... Adet yerini bulsun. İstersen sen özel hayatından
birşeyler fısılda.
(o sırada eline bir gazete alıp, karıştırmaya başlıyor. Bir saattir coşkuyla, sinirle,
heyecanla konuşan adam o değil sanki)
Yok... Ben birşey söylemem... Sen sor...
Sevgilin var mı?
Yok. Uzun zaman da olacağını sanmıyorum. Kimin hayatına girsem, o hayat özel olmaktan
çıkıyor. Yanlış algılanıyor. Rahatsızlık yaratmak istemiyorum, yok yani...
Çelik'e içten sohbeti için teşekkür ederek kağıtlarımı toplarken, onun hakkında bir
sürü yeni şey düşünüyorum... Sinirli bir adam... Akıllı ve ilkeli... Cesur... Kibar... Yolun
açık olsun Çelik...
Birden aklına bir şey geliyor. Farkında olmadan ilk soruma yeniden cevap veriyor...
"Bazen öyle saçma sorular oluyor ki... Geçenlerde bana şunu sordular... Bir örümcek
olsaymışım, ne olurmuşum falan... Ya, bu ne demek şimdi? Neden örümcek olayım? Bana
ulaşmak bazen bunun için zor işte...